Şanlıurfa’da sonbahar, yalnızca doğanın değişimi değildir; aynı zamanda şehrin derin düşüncelere daldığı bir mevsimdir. Kavurucu yaz geride kalırken, sokaklara serin bir rüzgâr dolar. Balıklıgöl’ün çevresinde sararan yapraklar tarihin sessizliğini fısıldarken, Harran ovasında tarlalar bereketin ve emeğin izlerini taşır. Sonbahar, Urfa’ya sabrı, dinginliği ve bekleyişi öğretir.
Ama ne yazık ki, bu dinginlik şehrin sorunlarını unutturmaz. Yıllardır konuşulan ama çözülemeyen meseleler, her sonbaharda yeniden kendini hatırlatır. Mesela işsizlik… Bu verimli topraklarda gençler üretmek yerine iş aramanın ağırlığıyla boğuşur. Tarım bereketlidir ama çiftçi alın terinin karşılığını alamaz; suyun ve elektriğin maliyeti üründen kazanılandan daha fazladır.
Bir başka yara, göç ve plansız şehirleşmedir. Dar sokaklara sığmayan nüfus, altyapının kaldıramadığı yüklerle yüzleşir. Yağmur, Urfa’da bereketten çok endişeyi hatırlatır; çünkü her sağanakta sokaklar göle döner, altyapı yetersizliği bir kez daha gün yüzüne çıkar.
Eğitim ve sağlık da şehrin kanayan yaralarıdır. Gençlerin potansiyeli yüksek ama imkânlar sınırlıdır. Okul ve öğretmen yetersizliği, hastanelerdeki yoğunluk, Urfa’yı genç nüfusuna rağmen geri bırakan zincirlerin başında gelir.
Şanlıurfa’nın sonbaharı böylece bir tezatı gözler önüne serer: Bir yanda tarihin ve doğanın büyüsü, diğer yanda hâlâ çözüm bekleyen temel sorunlar… Sessizlikte derinleşen bu şehir, aslında gür bir sesle şunu haykırıyor: “Bereketli topraklar üzerinde açlık, tarihî bir şehirde sahipsizlik olmamalı.”
Sonbahar, Urfa’ya dinginliği ve sabrı öğretirken, yöneticilere de sorumluluklarını hatırlatmalı. Çünkü bu şehirde mevsimler gelip geçiyor, yapraklar düşüyor ama sorunlar hâlâ yerinde duruyor.
Yorumlar
Kalan Karakter: