Ortadoğu bir kez daha tarihin kırılma anlarından birine sahne oluyor. İran’ın Arap ülkelerindeki ABD üslerini hedef alması ve İsrail’le yaşanan karşılıklı saldırılar, sadece askeri bir gerilim değil; aynı zamanda güç dengelerinin sorgulandığı yeni bir dönemin habercisi olabilir.
Bu savaş –ya da savaşın eşiğinde yaşananlar– herkese çok şey öğretecek gibi görünüyor.
Öncelikle şu gerçek daha yüksek sesle konuşulmaya başlandı: ABD’nin bölgedeki askeri varlığı, yıllardır “güvenlik şemsiyesi” olarak sunuluyordu. Ancak son gelişmeler, Washington’un Arap ülkelerine mutlak bir koruma sağlayamayabileceği yönündeki kanaatleri güçlendirdi. Özellikle İsrail dışındaki müttefikler için bu tablo dikkatle analiz ediliyor.
İkinci önemli başlık, askeri caydırıcılık meselesi. ABD’nin kendi üslerinin hedef alınması ve bu saldırıların tamamen engellenememesi, “mutlak savunma” iddiasını tartışmaya açtı. Modern savaşlarda yüzde yüz koruma zaten mümkün değil; ancak psikolojik üstünlük de en az askeri kapasite kadar önemlidir. İşte bu psikolojik üstünlük alanında ciddi bir kırılma yaşandığı söylenebilir.
Üçüncü olarak İran’ın hedef belirleme kapasitesi gündeme geldi. Radar sistemleri, askeri tesisler ve stratejik noktalar üzerindeki saldırıların isabet oranı tartışılıyor. İran’ın füze ve insansız hava aracı teknolojisinde son yıllarda ciddi ilerleme kaydettiği biliniyor. Ancak bu operasyonların kapsamı, “acaba dış destek var mı?” sorusunu da beraberinde getiriyor.
Burada en çok dillendirilen iddia, İran’ın teknoloji ve istihbarat alanında dış kaynaklı destek aldığı yönünde. Özellikle Çin ismi kulislerde sıkça geçiyor. Pekin yönetiminin doğrudan askeri müdahil olduğuna dair somut ve doğrulanmış bir veri bulunmasa da, İran ile Çin arasındaki stratejik iş birliği bilinen bir gerçek. Enerji anlaşmaları, savunma sanayi temasları ve çok kutuplu dünya vizyonu, bu iki ülkeyi aynı eksende buluşturuyor.
“17 uçaklık askeri teknoloji desteği” gibi iddialar ise henüz bağımsız kaynaklarca doğrulanmış değil. Ancak modern savaşların artık yalnızca sahadaki askerle değil; uydu görüntüleri, siber kapasite, elektronik harp ve yapay zekâ destekli hedefleme sistemleriyle yürütüldüğü unutulmamalı. Eğer İran bu alanlarda dış destek aldıysa, bu durum savaşın seyrini kökten değiştirebilir.
Bir diğer dikkat çeken unsur, savaşın bölgeselleşme riski. İsrail ile İran arasındaki gerilim, doğrudan ya da dolaylı olarak ABD’yi ve Körfez ülkelerini denklemin içine çekiyor. Böyle bir genişleme, küresel enerji hatlarını ve ticaret yollarını da etkileyebilir. Bu noktada İsrail’in güvenlik stratejileri ile ABD’nin bölgesel hesaplarının ne kadar örtüştüğü sorusu daha yüksek sesle sorulmaya başlandı.
Şurası açık: Bu süreçte askeri kayıplar, stratejik geri çekilmeler ve yeniden pozisyon almalar yaşanıyor. Ancak asıl değişim, zihinlerde oluyor. “Dokunulmaz” denilen üslerin vurulması, “ulaşılamaz” denilen hedeflerin hedef alınması, bölgedeki güç algısını sarsıyor.
Gerçekten bir şeyler değişiyor mu?
Yoksa bu, büyük güçlerin daha derin ve karmaşık bir satranç oyununun yalnızca bir perdesi mi?
Kesin olan şu: Ortadoğu’da taşlar yeniden diziliyor. Ve bu diziliş, yalnızca bölgeyi değil, küresel sistemi de etkileyecek sonuçlar doğurabilir.
Yorumlar
Kalan Karakter: